1324 senesinde Osman Gazi vefat ettiğinde oğlu Orhan 43 yaşındadır. Bursa yeni fethedilmiş ve Başkent ilan edilmiştir. Orhan, hızla imar etmeye giriştiği, güzelliği dillere destan bu şirin kentte safa sürmek yerine, kalan ömrünü sayısız fetihler uğruna feda etmeyi tercih etmiştir.

1351 yılına gelindiğinde Orhan 70 yaşındadır. İstanbul boğazının doğu cephesi Orhan’dan sorulmaktadır. O günlerde İstanbul’un dibinde, Cenevizlilerin yaşadığı PERA, Venedik donanmasının kuşatması altındadır. Bizans, bütün gücüyle Venedik devletinin arkasında durmaktadır. Cenevizliler, Orhan’dan yardım ister.

Orhan bey, bir yandan Cenevize dosttur, Bizans kralına ise damattır. Ceneviz ve Bizans birbirine düşmandır. Venedikliler, Cenevizliler, Sırplar, Bulgarlar, Bizanslılar arasındaki her ittifak ve her rekabetin kilit adamı Orhandır. Kayınpederine karşı dostlarının yanında durur. Pera’yı himayesine alır. Cenevizliler, kurtarıcıları Orhan için “yüce babamız” ifadesini kullanır.

Uluslararası ilişkiler neyi gerektiriyorsa Orhan onu yapmaktadır. O esnada Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa, soğuk kış şartlarında muhkem kaleleri kuşatma altına almış, Gelibolu’da tutunmaya çalışmaktadır.

Bizans kralı, damadı Orhan’dan rica eder;  her türlü maddi fedakarlığa hazırdır.  Süleyman Paşanın Gelibolu’yu terk etmesini, Anadolu’ya geri dönmesini ister. Gelibolu’daki Osmanlı harekatını, Bizans için önemli bir tehdit olarak görmektedir.

Orhan, Bizans ile arasını bütün bütün bozmak istemez. Fakat oğluna Geliboluyu terk etmesi emrini vermeye gönlü razı değildir. Süleyman Paşa da sıkıntılıdır.

Gelibolu’da tek bir kale dışında ellerinde kale yoktur. Askerin ihtiyaçlarını görmek her geçen gün daha da zorlaşmaktadır.

Geliboluyu terk etse, hem güvenli Anadolu toprağına geçmiş olacak, hem de Babasının elini, Bizansa karşı rahatlatmış olacaktır. Vereceği karar için düşünceler içinde kıvranırken o gece bir deprem olur.

1354 senesinde, 1 martı, 2 marta bağlayan gecede meydana gelen bu korkunç deprem, Süleyman’ın ve Osmanoğullarının kaderini belirler.

Osmanlı askerinin soğuk havada, inatla sürdürdüğü kuşatma altındaki kalelerin tamamında çok büyük bir yıkım olur.  Bunu Allah’ın bir mucizesi olarak gören askerler moral bulur, bölgedeki bütün kaleler o gece fethedilir. Süleyman Paşa, savunmasız kalan şehirlere yerleşir, yıkılan surları yeniden güçlendirir.

O gün bugün, 670 yıldır Gelibolu bizim, Çanakkale bizimdir.

Orhan Gazi, 1362 de 81 yaşında vefat etmeden önce, Bizansı doğudan ve batıdan kuşatmış, Anadolu'da ve Balkanlarda söz sahibi olmuş ve oğlu Sultan Murat’a muazzam bir miras bırakmıştır.

Orhan yalnız değildi. Etrafında nice paşalar, aşiretler, ve her biri farklı karakterde nice beyler mevcuttu.

Orhana hayran olanlar,  Orhanı beğenen fakat şiddetle kıskananlar. Orhandan nefret ettiği halde birlikte yaşamayı seçenler.  Orhanın giriştiği her mücadelede onun zaferi için dua edenler.  “Orhan da çok oluyor, bu sefer kaybedecek” diyenler.

Önemli kararlar öncesinde yaşanan çetin tartışmaları hayal etmek hiç te zor değil.

-Pera’da ne işimiz var?

-Elin gavuru için koskoca Bizansı karşımıza almanın ne manası var?

-Adam öz kayın pederine karşı cephe alır mı?

-Yarın bu Venedik, Bizansla bir olur, bizi bir kaşık suda boğmaz mı?

-Koskoca Bursa neyimize yetmiyor, suyun öte yanında ne arıyoruz?

 -Alplarımız, oğullarımız, gavur diyarında, kışın ortasında soğuktan ölecekler, sende hiç insaf yok mu?

 -Söyle oğlun Süleyman’a dönsün, bıraksın Gelibolu’yu.

Liderlik zor zanaat.

Düşmanla mücadele bir dert.

Dahilde kaynayan fitne kazanları ise apayrı bir dert.

Şehirlerin, sorunların adları değişse de işin aslı hiç değişmiyor.

Bir tarafta bir ideal, bir hedef uğruna yüreğini ortaya koyanlar. Diğer yanda felaket tellalı, gamlı baykuşlar.

Dünyanın düzeni bu; her devrin bir Orhanı, her devrin bir Çandarlı’sı  mutlaka oluyor.

Bir hedefe inanan ve inancı uğruna ölmeyi göze alabilenleri, inanmayanların anlaması mümkün değil.

Cephede olmayanlara hiç bir depremin faydası olmuyor.

Doğru zamanda, doğru yerde, doğru cephedeyseniz, Rabbiniz size bir yardım indiriyor. Ya fiziki ya siyasi, bir deprem oluyor, ya bir kale yıkılıyor, ya da size engel olan bir ittifak dağılıyor. Ve siz aşılmaz denen surları aşarken, birileri arkanızdan sesleniyor :

“bu işte bir tuhaflık var”

“bu duvar böyle yıkılmamalıydı, bu denli kolay olmamalıydı” ya da

“orası bir bataklıktır, orada ne işimiz var”

Zafer, sabredenlerin, yılmayanların ve O’na inananlarındır.

Ahmet Yaşar Demir