Hikmet Penceresi
Kemerleri bağlamış, arkamıza yaslanmıştık. Pistin başındaki uçağımız kalkış için izin bekliyordu. Yanımdaki genç yolcu oldukça gergin görünüyordu. Diğer yandaki ak saçlı ve ak sakallı adamın eline sarılmış, sımsıkı tutuyordu.
Gencin abartılı heyecanına karşılık, inadına sakin duran adam, muhtemelen bu gencin bir yakını olmalıydı.
“Korkuyorum” dedi genç, “uçaklardan, ölmekten korkuyorum.”
“Korkma!” dedi adam. “Korkma! tevekkül et!”
Titrek ve endişeli bir sesle itiraz etti genç: “Böyle bir durumda nasıl sakin olabiliyorsun?”
“Ne var?” dedi adam. “Durumumuzda ne var?”
Bu arada uçağımız gittikçe hızlanıyor, titriyor, sarsılıyordu. Pistteki pürüzlerden kurtulan tekerlerin yuvalarına çekilmesiyle birlikte uçağımızın içini derin bir sükunet kaplamıştı.
Genç adam ise aynı gerginlikle cevap verdi;
“Yahu görmüyor musun, bir kutuya kapatıldık ve yükseliyoruz. Arıza çıkabilir, motorlar durabilir, kuşlara çarpabiliriz. Daha yakın günlerde yaşanan kazalardan haberin yok mu? Yüzlerce insan bir anda ölmediler mi?”
“Bak evlat!” dedi ve başladı ak saçlı adam:
İnternette okumuştum; dünyada her dakika 60 kişi ölüyormuş. Yani her saniye bir insan ölüyor. Az önce sana bir soru sordum. Durumumuzda ne var? Dedim.
Şunu bilki, yerdeki yaşamdan daha riskli bir durumda değiliz.
“Nasıl?” diye sordu genç.
Bak evlat, şu uçakta oturduğumuz koltuklarımızın altında bir mekanizma olduğunu hayal et. Pilot, o mekanizmayı çalıştıran bir düğmeye bastığında, birimizin koltuğu ters dönüyor ve uçaktan fırlayarak, boşluğa düşerek ölüp gidiyoruz. Ve biz bilmiyoruz, acaba sıra kimde? Kimin koltuğu ters dönecek? Kim bir anda boşluğa düşerek, en sevdiği kişilerle vedalaşamadan, yaşamdan kopacak?
Oturduğu koltuğun kolçaklarına sımsıkı sarılan genç adam daha da gerildi.
“Yok” dedi adam. Endişelenme, koltuklarımızın altında böyle bir mekanizma yok. Fakat yaşadığımız hayata dikkatle bakarsan göreceksin ki bu anlattığımdan pek te farklı değil. Her saniye bir insan ölüyor. Yerken, konuşurken, yürürken, uyurken. Sağlıklıyken veya hastayken hatta yaşlı veya gençken, farketmiyor.
“Bu anlattıkların beni teselli etmedi” dedi genç adam, tedirgin bir sesle.
Kulağım onlarda, gözüm sağ yanımdaki penceredeydi. Batmakta olan güneşin koyu kızıllığı ufku kaplıyordu.
Ak saçlı adam, yanındaki gence, benim penceremden görünen bu kızıllığı göstererek sordu:
“Orada ne oluyor?”
“Güneş batıyor” dedi genç adam.
“Yok mu oluyor?” Diye sordu Ak saçlı adam.
Genç, durdu bir an. “Nasıl yani? Niye yok olsun ki? Batıyor işte”, diyebildi.
Yani, diyerek ekledi ak saçlı adam: “Güneş bizim gözümüzde batıyor, doğru mu? Fakat o, başka diyarlar için yeni doğmakta. Doğru mu?”
Genç, başını salladı, tereddütlü bir sesle “evet, doğru” dedi.
Ak saçlı adam ardına yaslandı ve sonra başladı anlatmaya;
Bak evlat, ölümden korkma, korkmak ölüme çare değil. Ölüm değişmiyor. Ölüme olan bakışını değiştir. Güneşin batması genelde hüzün vericidir. Oysa güneş bizde batarken, bir başka aleme doğmakta. Doğduğu alemde yeni bir hayatın başlangıcını ilan etmekte.
Şu dağların, tepelerin ardında batan güneş gibi, ölenler de sadece bizim nazarımızda toprağa batmakta. Vücut elbiselerini, bu toprakta bırakan insan, yokluğa gitmez, yeni bir aleme doğar.
Ak saçlı adam birden durdu, ve sordu;
“İçinde bulunduğumuz bu uçağı kim yaptı? Biliyor musun?”
Ani değişen konu ve beklenmedik soruyla afallayan genç çabuk toparlandı ve koltuk cebindeki kartı gösterdi “Airbus” dedi.
Ak saçlı adam, eliyle pilot kabinini gösterdi ve adeta bir sır söylercesine, farklı bir sesle sordu:
“Şimdi şu kapıyı açsak ve görsek ki içeride hiç bir pilot yok. Ne düşünürsün?”
Mevzunun değişmesi ve peş peşe gelen farklı sorularla gevşeyen genç bir kahkaha attı “ama bu imkansız, mutlaka oradalardır”.
Sonra durdu, unuttuğu bir şeyi hatırlarcasına “evet, kabinde olmadıklarını farz edersek, uzaktan yönetildiğimizi, ya da yazılım sayesinde gittiğimizi gösterir” dedi.
Ak saçlı adam gayet keyifli idi.
İstediği cevapları almış olmanın huzuruyla devam etti:
Bak evlat, insan bu uçaktan çok daha mükemmel bir varlık. Bu uçak bir tesadüf neticesinde oluşmadığı gibi, insan da bir tesadüf eseri değildir.
Seni yaratan, seni anne karnında besleyen ve her an vücudundaki milyonlarca faaliyeti yöneten, bir an bile seni yalnız bırakmayan Yaratıcın, ölümde ve ölümden sonra da seni yalnız bırakmayacak.
Şu anda kalbini, akciğerlerini, böbreklerini, karaciğerindeki o dev laboratuarı sen mi yönetiyorsun?
Bütün bunları, en baştan itibaren yaratan ve yöneten, seni tesadüflere terk eder mi?
Toprağa giren her çekirdek, önce çürüyüp, sonra filiz olup kalkarken, fidan olup kalkarken, insanın bir çekirdek kadar kıymeti yok mu ki, toprağa girsin, çürüsün ve yokluğa gitsin. Hayır.
Annenin seni ne kadar sevdiğini ben biliyorum evlat, sen de farkında mısın?
Genç gene şaşkın ve hayret içinde “evet bilmez miyim, tabi ki seviyor” dedi.
Seni bunca yıl seven, yediren, içiren, giydiren anneciğin, acaba bir gece gelip, beni keser mi diyerek hiç endişe ettin mi?
Genç gene bir kahkaha atarak cevapladı “hayır, elbette hayır, anneciğim benim, olur mu hiç? asla böyle bir şey söz konusu olamaz”
Bilge adam devam etti: “Seni doğuran annenin ve tüm annelerin şefkati ve merhameti, Rabbimizin rahmet ve şefkatinin bir küçük tecellisidir. Şefkatli valideleri ve bizleri yaratan O sonsuz rahmet ve şefkat sahibi, bu kadar nimetleri ikram ettikten, bizi şefkatle besledikten sonra, hiçliğe, yokluğa atar mı? Kabrin karanlığına ebediyyen mahkum eder mi?”
“Evlat, şu pilot kabini boş değil. Endişe etme. Orada bizi düşünen, bilgili, tecrübeli ve gayretli pilotlar var. Dayan arkana, huzurla uç.
Şu dünya gezegeni ve evren de sahipsiz değil. Görevlerini yap, sonra Rabbine dayan, tevekkül et, mutlu ol!”
Bunları dinleyen genç, ne kadar rahatladı bilemem. Fakat ben bu uçağın da, bu gezegenin de, gerçek sahibinin takdirine, sonsuz Rahmetine itimad ederek, Ramazan semalarına doğru yolculuk ederken derin bir huzurla arkama yaslandım.
Rahmet ayınız, Ramazan ayınız mübarek olsun…
Ahmet Yaşar Demir